İnsan, yaşadığı ülkeden ayrılma konusunda ne kadar kararlı olursa olsun, gidebilmek için ciddi bir psikolojik hazırlık süreci gerekiyor. Açıkçası, mevzubahis Çin olunca, bu hazırlık süreci zor oldu.

Dünyayı Batı’nın gözüyle algılamaya alıştırılmış zihnimiz için, bu ülke bambaşka bir kültür demekti. Amerika’ya veya Avustralya’ya gitme kararı almak, çevremizdekilere bu kadar radikal bir karar olarak gelmeyecekti belki. Oraları daha yakın sanıyorlardı… Zihinler bu şekilde biçimlendirilmişti.

İnsan, hayatının belirli anlarında, içindeki sese şans tanımalı. İçinizdeki ses “Git” dediğinde, gideceksiniz. Şu gerçek: Tebdil-i mekânda ferahlık vardır. Ve Mevlânâ’nın dediği gibi, artık yeni şeyler söylemek lazım…

Yeni yerler görmek, yeni bir lisan konuşmak, yeni yüzler tanımak, başka yemekler yemek, başka kokuları solumak lazımdı. Yeniden başlamak lazımdı. Yeni bir başlangıç için, Çin’den daha doğru bir adres olabilir mi?

Bambaşka bir yazı, bambaşka bir müzik, bambaşka yüzler… İnsan, içgüdüleriyle baş başa kalıyor. Modern hayat, insana içgüdülerini kullanma imkanı pek tanımaz. Nerede, nasıl davranmanız gerektiği, sizin adınıza planlanmıştır. Ancak, içinde bulunduğunuz dili bildiğiniz takdirde bu programlı hayat sizi yönetebilir. Peki, ya o dilden yoksunsanız?

Çinceyi bilmeden Çin’e gelmiş olmak, birçok kişiye göre “ciddi bir problem” olarak görülebilir. Oysa bu durum bende zihinsel bir rahatlama sağladı. 21. yüzyılda içgüdüsel davranmanın keyfini çıkarmaya başladım. Tabelaları okuyamıyor, söylenenleri anlamıyordum. Deneme-yanılma yolunu zevkle kullanıyordum. Hatta Beijing’e gelen yabancılar rahat etsin diye metroda yapılan İngilizce anonslar da keyfimi kaçırıyordu. Anlamak istemiyordum. Tahmin etmek, hissetmek istiyordum.

Çin’e gelmeden evvel, tek endişem, Çin’deki birçok kentin, modern Batı kentlerini aratmadığı iddiasıydı. Bu iddia, Çin’i övmek için söyleniyordu güya… Oysa bu iddianın gerçek olma ihtimali beni huzursuz ediyordu. Batı, batıda kalmalıydı. Elbette Batı, ayrı bir ihtişam, ayrı bir lezzetti. Fakat ben Doğu’yu, “Uzak” Doğu’yu merak ediyordum. Çok da “uzak” olmadığını hissettiğim Doğu’yu, yakından tanımak istiyordum.

Hem neden “uzak” Doğu olsun ki? Kime uzak, neye uzak? Coğrafi adlandırmaların, yön belirten sözcüklerin merkezi neresi? Çin’e gelmeden önce bu düşünceler vardı kafamda. Ve Fransız düşünür Baudrillard’ın sözünü şiar edinmiştim kendime: “Herkes Batılı olduğunda, güneş nereden doğacak?”

İstanbul-Beijing arasında her gün uçak seferi yapılıyor. Günde tek uçak. Her gece, Türkiye saati ile 23.45’te Atatürk Havaalanından kalkan uçak, Çin saatiyle öğleden sonra 14.30 sularında Beijing’te oluyor. Siz öğleden sonra Beijing’e vardığınızda, Türkiye’de bıraktığınız aileniz, sevdikleriniz, o güne daha yeni başlamış oluyor. Yaz aylarında Çin’e gelmişseniz, Türkiye’ye göre 5 saat, kış aylarında gelmişseniz 6 saat öne geçiyorsunuz. Güneş önce sizin üzerinize doğuyor, önce sizin üzerinizden batıyor. Gelecekte yaşıyor gibisiniz.

Çin’e gelmeden önce, saat farkının bir sorun olacağını söylemişlerdi. Oysa ben geldiğim günden beri, saat farkının da keyfini çıkarıyorum. Dünyada olup bitenlerden, Türkiye’deki dostlarımdan önce haberim oluyor. Onlar gece rüyadan rüyaya girerken, ben sabah kahvaltısında, Türkiye’de çıkan, hatta daha baskısı tamamlanmamış gazeteleri internet üzerinden okuyabiliyorum. Hayata bir adım önde başlıyorum.

Beijing’de ilk sabahtan bahsetmeliyim sizlere… 2011 yılının Mart ayında, yarım metre kar altında bıraktığım Ankara’dan sonra, güneşli bir sabahla karşıladı beni Beijing. Şehir bana “Hoşgeldin” diyordu. Evde dinlenmekle vakit geçiremezdim. Bir an evvel kendimi sokaklara atmak istiyordum. Kalabalığın arasına karışmak arzusundaydım. Beijing, insana yoğun bir yaşanmışlık hissi veriyor. Sanki yıllardır burada yaşıyormuşum veya geçmişte bir dönem burada yaşamışım gibi… Beijing’in hayatımda, köklerimde bir karşılığı olmalı. Nedir, bilemiyorum. Yaptığım gezilerde bu karşılığı bulabilmeyi ümit ediyorum.

Sokağa çıkar çıkmaz, insanların yüzleri dikkatimi çekiyor. Ne kadar farklı, ne kadar kendine özgü yüzler… Yüzlerde ve kıyafetlerde bir tarz var. Çin’le ilgili bir klişenin daha anlamsızlığını görüyorum. Bütün çekik gözlülerin birbirine benzediği iddia edilir… Büyük yalan! Nietzsche’den öğrendiğimiz üzere, her yerde benzerlikler görmek, zayıf gözlerin işaretidir.

Beijing’i keşfetmeye nereden ve nasıl başlamalı? Beijing’in merkezi elbette Tiananmen Meydanı. Kent, bu meydan etrafına kurulmuş. “Kurulmuş” sözcüğünü tesadüfi kullanmadım. Beijing, bir fikrin ürünü. Geçen zaman içinde plansız ve programsız oluşmuş bir kent değil. Beijing, bir model, bir tasarım. Bilinçli, planlı ve anlamlı bir şekilde tasarlanmış bir vitrin şehir. Şehrin her metrekaresinde bir mesaj kaygısı var. Beijing’in ve Çin’in tarihi, üstünüze geliyor. Çin felsefesi, sizi kuşatıyor. Teslim olmaktan başka şansınız yok. Arif Nihat Asya, Selimiye adlı şiirinde, Mimar Sinan’ın dehasını şu dizelerle tarif eder: “Ne kıl kadar ileri, ne kıl kadar geri / Her parça beğenmiş konduğu yeri.” İşte bu misal, Beijing’de tek bir taş parçası, yanlış bir yerde durmuyor…

Emiralioğlu

Reklamlar